38:

insan hayatı süresince midesi bulanan her şeyden uzaklaşmamalı ya da gözlerini kapatmamalıdır. bir lunaparkta ters duran trende açabilmeli gözünü veya kasislerde delice sarsılan arabada bir gayretle bitirebilmeli o kitabın son 3 sayfasını. virajları hızla alabilmeli ve ekseriyetle manzaranın da keyfine varabilmeli. aç o gözlerini bak teminat veriyorum miden bile gördüklerini çok sevecek.

37:

onca işin gücün arasında sohbet etmeye de fırsatı oluyor insanın. oluyor oluyor da karşısına neler çıkıyor o kısacık anlarda.
bir kahve arası vermek için ve daha çok nefes alabilmek için ufacık bir kaçamak sırasında her zaman gittiğim kahve dükkanına girdim, önce tanıdığım herkese gülümsedim ve sonra yalnız oturan bir kadının yanına ilişip, “yalnız oturmayı hiç sevmem, sohbet etmek zorunda da değiliz, gelecek olan yoksa şuraya ilişebilir miyim?” dedim. aslında yalnız oturmayı severim; ama bazen kendimden hiç bahsetmeden, dinlemek istiyorum. yeni tanıştığınız insanları hatırlasanıza, anlatırlar anlatırlar ve anlatırlar. işte bu yüzden ufak bir hile yaparak bu hareketi yaptım. burası her zaman geldiğim kahve molası yerim olduğu için kimin yeni, kimin müdavim olduğunun da farkındayım.
kadın suratıma baktı ve gülümseyerek “elbette” dedi ve ardından “ancak bir şartım var, sohbet etmek zorundayız.” dedi. kahvelerin söylenmesi ve masaya gelmesi sürecinde hemeen anlatmaya başlamıştı bile.
yalnızmış, mutsuzmuş, sevdiği işi yapmıyormuş, bu hükümetin hali ne olacakmış, kuaförü eskisi gibi değilmiş, okul arkadaşlarıyla artık görüşemiyormuş , o, bu, şuu derken, ben dinlerken hemen kafamda beliren bir soruyu taslağa atmıştım. ve niyahet(!) derya dertler durulunca yöneltiverdim:

+ne iş yapıyorsun? diye, sormayacağım çünkü nasılsa önemi yok; ama ne iş yapmak isterdin? diye, soracağım çünkü bu çok önemli.
şöyle biraz durdu, tavana baktı, yüzünü ekşitti ve gözlerini kıstı. sanırım ne iş yapmak istemediğini bilen bu kadın, ne iş yapmak istediğini bilmiyordu. son yıllarda insanların genel sorununun bu olduğunu düşünüyorum. ne istemediğimizden emin; ama ne istiyor olduğumuzdan habersiz insanlar olmaya başladık. bir varış noktası belirleyemeyen de doğal olarak koşamaz.
bir süre düşündükten sonra cevap vermeyince ben konuşmaya karar verdim.
+aslında ben bu konu üzerinde hiç düşünmedim. çünkü içinde bulunduğum meslek grubunun çizgisi dışında bir insan olsam da mesleğimi kendime evirmeyi öğrendim ve o kalabalığın içinde var olmayı başardım. haa şimdi düşündüm ve eğer bu mesleği edinmemiş olsaydım sanırım öğretmen olmak isterdim. çünkü öğretmenlik en kıymet verdiğim meslektir. ne öğretmeni olmak isterdim, ne isterdim, hımm sanırım edebiyat olabilir, ingiliz dili ve edebiyatı ya da bambaşka bir ülkede, o ülkenin dili ve edebiyatı olabilir. yani evrensel olarak her edebiyat ve dil kabulümdür öğretmenlik için.
birden atıldı:
– ben de öğretmen olmak isterdim! hem de edebiyat. sanırım çok keyif alırdım.
birden hoşuma gitti nedense. belki gerçekten isterdi, belki de öylesine aklına geldi; ama en azından birazcık üzerine konuşabileceğimiz bir şey olmuştu ve zaman keyifli geçecekti. ben içimden böyle şeyler geçirirken tadımın aynı hızla kaçacağı cümleler kadının ağzından engellenemez hızla dökülmeye başladı.
-öğretmen olmak isterdim ve ne yapardım biliyor musun? bütün başını kapatanları sınıftan atardım. hiçbirini görmek istemiyorum. her derste atardım, onlar bıkana kadar kovardım.
o an o kadar sinirlendim, o kadar tepemin tası attı ki, kolunun birinden tutup, “al ben de seni bu dükkandan öylesine dışarı attım, ne hissediyorsun?” demek istedim; ama sakince durdum ve “neden?” diyebildim. cevabı daha da zıplattı bünyemi.
atatürk zamanında bunları derse almadıysa bir bildiği varmış, atatürk’ün sözleri onun için emir gibiymiş, onun ileri görüşlülüğünden şüphe olunmazmış, atatürk için bunu yapacakmış falanmış filanmış.
bu insanın yüzüne artık daha dikkatli bakmaya başladım. çünkü içinde tuttuğu bu anlamsız nefretin sebebini idrak etmeye çalıştım. daha sonra neden bunca mutsuz olduğunu görebilmeye başladım. kahvem bitmişti ve kalkmak istedim. burada, bu tanımadığım insana atatürk’ü anlatmak istemedim, o kapalı kızları savunmak da istemedim. sadece gitmek istedim. o an aklıma çok küçükken atatürk ile ilgili bir günde(hangisinde okuduğumu hatırlayamıyorum) okuduğum bir şiirin bir kısmı geldi ve söyledim:
“demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü. görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş, birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken. hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen? mustafa kemal’i anlamak işitmek değil, mustafa kemal’in ülküsü, sadece söz değil.”
diyiverdim konuşur gibi, öylece baktı bana ve devam ettim. git ve çocuklara ezberletilen bu şiiri sık sık okuyarak biraz da olsa tanımaya ve öğrenmeye çalış.
ha az önce kestiğin sözüme de devam etmek istedim: ben edebiyat öğretmeni olmayı sevebilirdim diye düşündüm. hadi diyelim olmuş olsaydım da öğrencilerimi herhangi bir sebeple dışarıya atmaz, daha çok içeride tutmak için çabalardım, nefret etmemeyi, atatürk’ü doğru anlamayı yani özetle senin gibi olmamalarını aşılardım.
bu konu hakkında seninle tartışmak gerçekten istemedim ve öyle uzun uzuun konuşup açıklayabileceğim pek çok şey tutuyorum içimde. çünkü insanların hangi kahramanı sevdiği ve siyasi fikirleri hakkında onların hissettikleri yön aksine konuşmayı hiç sevmem, beni de ilgilendirmez; ama “örtülü kızları dışarı atardım” söyleminiz gerçekten insanlığımı incitti. burada olan inancını yaşayan insanların yerine pek çok şey gelebilir. yanlış anlamayın sadece onlara yapıldığı için tepki göstermiyorum. bir şeyi hedef göstermeniz yeter de artar bile benim için.
tanıştığımıza çok memnun oldum. gerçekten söylüyorum bunu. çünkü daha önce hayal kurarken böylesine gaddar olabilen bir insan görmemiş ve böylesine şaşırmamıştım, şimdilik iyi günler…

gerçekten çocuklarım nefret etmeyin ya, nefret: bünyeyi incitir, tıkalı egzos gibi öksürtür, sebepsiz ağırlık olur, hayalleri tüketir, saç döker, gözünüzün altı elektrik gitmemiş güzelim köyün gecesi gibi karalanır.
hepinize iyi günler ve günaydınlar.
ekmeği fırına attım, tereyağı da hemen dolapta, vallahi biz uyandık, kahvaltı birazdan hazır olur.
ee buyrun bizimle kahvaltıya iki sohbetin belini doğrultalım, yumurtaları tokuşturalım, son zeytine dalalım, masanın altından birbirimize nah yapalım lhilgşgşf
çok mutlu olun, çok sevin;
sıradan karbon pil olmayın, duracell olun.
kucaklamalaar!

34:

haksız bir sevginin sahibi olmaktansa haklı bir nefreti üzerimde hissetmeyi yeğlerim. çünkü hakkıyla yapılan her şey zamanla öğretici nitelik kazanır; ama haksız olan ne varsa -uzun vadede- rüzgarda yönü terse dönmüş “çıkmaz sokak” tabelası gibi daima yanlışa iştirak ettirir.